<_script /><_script />
Okutan Kertenkele

Sokout - Farid Farjad

Okutan Kertenkele

Düşlerimce, düşlediğimce, düş'e yazdıklarım...

ISLAK

1/12/2009
Kategori: siirlerim

 

 

BİR  YAZ SONU,

ISLANDI

OKUL ÖNCESİ ÇOCUKLARIN

OYUNLARI.

KÜÇÜK ADIMLARININ SONUNDA

SIĞINAKLARI BEKLİYORDU BİR KISMINI.

BİR KISMI ORDA KALDI.

 

İŞTE BEN O GÜNDEN BERİ

ISLANIYORUM.
 

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

BULUTLAR SENİ YAĞAR

28/11/2009
Kategori: siirlerim


 

ŞU AN DÜNYA GÖZLERİN!

NEFESİM, NEFES ALIŞIN.

YOKSAN, ÖLÜRÜM...

 

BULUTLAR SENİ YAĞAR,

ÖZÜ SENSİN ÇİÇEKLERİN.

ŞU AN YAŞAM SENİN SESİN,

SUSSAN, ÖLÜRÜM.

 

"ZAMAN" YOKSAN YALAN.

YA ERİYİP GİDER AVUCUMDA

TUTAMAM

YA ÇÖKER OMZUMA

TAŞIYAMAM

 

ŞU AN SENDE ZAMAN,

YOKSAN

ZAMANSIZ ÖLÜRÜM!..

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

BU GECE SİL BENİ

19/11/2009
Kategori: siirlerim

Bu gece sil gözlerimi

ve baştan çiz

                eski bir deniz mavisiyle.

                Martılar, dalgalar görsün...

                Köpük köpük dalgalar,

                süt beyaz martılar...

 

Bu gece sil ellerimi

ve baştan çiz;

                  kavuşma sevinciyle

                  gezinsin saçlarında

                           titreyerek.

Bu gece sil beni

 ve baştan çiz

                    dudaklarının kızılıyla.

                    Erisin içim,

                    dirilsin aşkın alevleri

                                    kükreyerek.

Bu gece sil beni

ve baştan çiz.

                   Kırmızı bir gül gibi

                   yanına bırak.

 

 


 

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

DEMİR SÜRGÜ-TAHTA KAPI

7/11/2009
Kategori: siirlerim


Sesini yitirmiş geceleri bilirsin,
Eski dostlar gibidir; silik, karaltılı...
Apansız büyür çığlıklarla, uçurumlardan düşer...
Günün sıcağını taşır ay ışığında su yüzü,
İncecik bir saz oluverir
Uçmaya çalışan kara sinek, tutunur düşmemek için.

Kurbağaların çiftleşme mevsimi
Küçük su birikintileri...
Etrafında keman çalan adamlar!

Yola düşmüş yirmi yıl önce oynadığım gazoz kapakları.
Bilyelerim, çoban köpeğinin gözleri.
Makaralardan yaptığım tel arabalar
Çocuğunu bekliyor, paslarını silmesi için.

Örümcek ağlarıyla kaplı, eski bir ev
Ve onun demir sürgülü tahta kapısı...
Bir sıçan çıkıyor köşedeki delikten.
Hatırladığım fare kapanı.
Gecenin içine minik bir çığlık doluyor
Balık diye tuttuğum kurbağa yavruları geliyor aklıma.
Ayağıma soğuk bir şeyin değdiğini duyumsuyorum.

Hala korkarım yılandan.
Kapıyı kan içindeki parmağıyla açmaya çalışan o adamı unutamam.
Uykusuzdu onun yüzünden çocukluğumun geceleri

Dondurma niyetine
Saçaklardan sarkan buzları yerdik biz o zamanlar.
Nede güzeldi hediyeli leblebi tozları.
Cikletlerden çıkan futbolcu resimleriyle
Yutmaca oynardık.
Kocaman gelirdi bana bizim evin avlusu.
Çamur arabalarımla
Akşama kadar bitiremezdim yaptığım yolları.

Biliyormusun
Gök gürültüsünden korkmadım hiç.
Ama kızardım çamurdan arabalarımı bozduğu için yağmura.
Bak! Yine zamansız yağıyor.
Silip götürecek tüm hayallerimi,
Gelincik topladığım sarı ekin tarlalarını.

Kara bir kedi tırmalıyor geceyi.
Pençesinde çocukluğum
Penceremde çakan şimşeğin parıltısı...


Sesini yitirmiş geceleri bilirsin,
Büyüyor duvar saatinin tik takları.
Gürültülü, dingin, hummalı...

Uçurtmamın kuyruğu olamayacağımı anladığım günden beri
Bir uçurtmam olmadı.
Ne zaman umutlansam yağmur yağıyor.
Ne zaman dışarı çıksam,
İçeri giriyorum!

Isırgan otu dolu bir tarlada
Papatya derilmiyor.
Kollarını açıp koştuğunda,
Koca bir tokat gürlüyor yanağında.

Uçurtmaların kuyruğu koptu artık
Ve suya battı kağıttan gemilerim.

O kara kedi hala dolaşıyor aramızda!

Biz oyuuncaklarımızla büyüdük ama
Oyuncaklarımızı büyütemedik bizimle!
O yüzden ıslanıyorlar yağmurda...
Ve o kedi,
O yüzden dolaşıyor aramızda...

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

BUĞU

16/10/2009
Kategori: siirlerim


AŞINMIŞ ZAMAN...
GÖNÜL  PENCEREMDEKİ BUĞU,
ESKİYEN PAPUÇLARIM,
ÇOCUKLUĞUM...

KARDANADAM YAPIYORUM,
ERİYOR!
KARDA ŞİİR YAZIYORUM
İMGELERİM KAYGAN,
EREMİYORUM ÇOCUKLUĞUMA!

ZAMAN AŞIMI...
BUĞULU PENCEREMDEKİ ÇOCUĞUN
BUĞULU GÖZLERİ...
 
E  R  İ  Y  O  R  U  M .  .  .

KARDA İZİM DURUYOR,
CAMDA  ÇOCUKLUĞUM...

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

ZEHİR

12/10/2009
Kategori: siirlerim


İŞTE SUSADIM
VE İÇİYORUM KENDİMİ!
KENDİNİ SOKAN BİR BÖCEK GİBİ
AKITIP ZEHRİMİ İÇİME
KIVRANIYORUM.

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

ÇÜRÜME

26/9/2009
Kategori: oykulerim


                           ...*
                         
*"Artık çürük bir dişin sancısından ibaretim. Beynimi kemiren sorular yok artık."

        
Sadece bu dipnottan ibaretti Helen'in mektubu.Beyaz bir sayfanın alt kısmına, mürekkepli kalemle düşülmüş, küçük, gizemli bir not.
          Peki boşlukta neler olmalıydı?
          Mamu, ağzının içinde çürük tadı duyarak dışarı attı kendini. Daha fazla düşünmek istemiyordu bu soruyu. Çıkıp dolaşacak, rahatlayacaktı böylece.

         Yağmur sonrası, ışıltılı bir gündü. Yeni yıkanmış sokak taşlarını saya saya ilerliyordu. 1.2.3... boşluk.. 4,5,6,7... boşluktaki neydi? "Düşünmek istemiyorum, düşünmek istemiyorum.." diyerek savuşturmaya çalışıyordu soruları.
        29,30 Mamu düşünüyordu, seviyordu çünkü. Helen'in de onu sevdiğini düşünmüştü bir zamanlar.
         Aslında pek kötü sayılmazdı da ilişkileri. Haftada üç kez buluşuyorlardı tren garının karşısındaki kafede.Arkadaş toplantıları, sinema, sergiler.. Herkes kadar sevişmeyi de biliyorlardı. Hele o son gecelerinde "canım" deyişi yok muydu Helen'in. " O da seviyordu" dedi Mamu içinden.
       Sokak susukundu. Helen de susmuştu. Bir daha asla sevişme arzusuyla kalkıp gelmeyecekti Mamu'ya. Zaten Helen çok konuşmazdı. Susmalarını anlayamazdı bir türlü Mamu. Yeni tanıştıklarında utangaçlığına vermişti bu suskunluğu. Bazan üstüne alınıp, kaprisler yaptığı da olmuştu. Helen'in bu halleri içini sıkıştırdığında, kafası karmakarış olan Mamu, bazen Helen'in küçük bir dokunuşuyla çözülüyor, soruları, sorguları atıveriyordu bir kenara.Ama bu kez suskunluğu sonsuzluktu Helen'in.
        Aynı şehirde oturmamaları şansızlıktı belki. Ankara'da olsa Helen'in mezarına gider, çiçeklere su verir, yüreğini hafifletebilirdi belki.
        Bu havada ceketini giymiş olması kadar saçmaydı bunlar artık.Köşede durdu. Siyah bir otomobil geçti önünden. Ceketini çıkartıp koluna astı. Yayalara geç işareti veren,bacakları hareket eden yeşil adama bakarak geçti caddeyi." Helen öldü, Helen öldü." diyerek yolun karşısındaki parkta yürümeye devam ediyordu. Çiçeksiz bir parktı burası. Yurt dışından ithal edilmiş, yaz kış yeşil kalan, yapmacık şekiller verilmiş bitkiler arsından bir kelebek çıkıverdi. Köşeye kadar  önü sıra uçtu Mamu'nun. Gölete giden yola girince kayboluverdi.
        Helen'in mektubu ve o boşluk yeniden canlandı gözlerinin önünde. Boşlukta neler olmalıydı?
        Artık ne kuş seslerini duyuyordu Mamu, ne de caddenin gürültüsünü. " O da beni seviyordu." diyordu. "Koskoca müsteşarın kızı ne diye benimle yatsın"dı.Helen'in Gölbaşı'nda "Sevmek yetmiyor" deyişi geldi aklına.Sonra mektup ve boşluk....
        Helen beynini kemiren sorulardan kurtulmuştu ama soruları götürmemişti çekip giderken.Şimdi o çürük dişin sancısı Mamu'ya geçmişti, ve yavaş yavaş  bütün bedenini sarıyordu.Yutkundu.Ceviz büyüklüğünde, katı, çürük bir şeyin miğdesine doğru indiğini hissediyordu.Boğazı düğümlenerek parkın sonuna kadar koştu. Yeniden caddedeydi şimdi. Dönüp son defa baktı parka.Az ileride ,bankta öpüşen bir çift gördü. Çöp kutuları, parke taşları...her şey yerli yerindeydi de sanki yine de birşeyler eksik gibi...  Kahrolası ceketi bile  kolundaydı. Öfkeyle baktı kolundakine. Gün ilerlemiş, güneş epeyce ısıtır olduğundan   kolundakinin ağırlığı arttıkça artıyordu.
       Kendini boğulmak üzere hissedip, gömleğinden bir düğme daha çözdü.Caddeyi geçti ve eve doğru yürümeye başladı.
         Sorulardan ve koşmaktan yorulmuştu Mamu. Kapıyı telaşla açtı, içeri girdi . Salonda, kanepeye uzanmak , derin bir uykuya dalmak istiyordu artık. Ayakkabısının bağını bile çözmeden tekini çıkartıp yere attı ve rastgele bıraktı elinden.   
         Mamu'nun gözleri ters dönen ayakkabının altına takılı kaldı.Soğuk bir sıvının bütün damarlarını dolaştığını sandı o an.Mamuyu şaşkına döndüren, ayakkabısının altına yapışan  bir kelebeğin artığıydı "Bu o parkta gördüğüm kelebek" diye mırıldanabildi ancak.

         Bu kez yutkunmak kar etmiyordu, Mamu nefesinin çürüdüğünü duyumsuyordu. Mektuptaki boşluk tamamlanmıştı. Çürüme tüm benliğini kuşatmıştı artık.         
         "Seni seviyorum Helen" demek çürük bir dişin sancısından ibaret olacaktı ve sorular, yeni sorunlarla büyüyüp çoğalacaktı.

Yorum (1) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

BALÇIK

22/9/2009
Kategori: siirlerim


HER YERDE YABANCIYIM ARTIK
SULAR ÇEKİLDİ KIYILARIMDAN
ZAMAN, ODAMDA SARKAÇ.
KUŞ TÜYÜ, YAPRAK
İÇİMİ ÇİZİYOR.

KEDİLER ORMANINDAYIM
ÇUVALDAYIM
MAKYAJIM BOZULSUN İSTİYORUM ARTIK
AVUCUMDA DONAN SU
YÜZÜMDE BALÇIK

GİTMEK İSTİYORUM BÜTÜN "BURALAR"DAN
GİTMEK
BİR KUŞLUK VAKTİ
UNUTUP KENDİMİ.

Yorum (1) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

İKİ DÖNÜŞ ARASINDA BİN BİR FARK

13/9/2009
Kategori: siirlerim


Gecenin katranında
                     sevdaya bulanmış bir el
                                      bin yıllık bir beste çalıyor
                                                                    piyanonun tuşlarında...

Dudaklarında, kimsesiz bir şarkı...
                                                       Orta yerinde odanın

                                                       Döndü...
                                                                 Döndü...                                                            
                                                                     Döndü...
Sonunda
               yığılıp kaldı 
                                  dizlerinin üstüne.

Başını kaldırdı yerden
                                     ağır
                                            ağır...
                  Son kez bakıyordu geceye;
                                     Birazdan
                                              sıyrılıp geçmişinden
                                                                               gecikmişliğinden,
                    Acacak
                               yepyeni hazların sandığını.



İlkin
       boğmak istercesine sessizliği
                                                        bir çığlık çıktı 
                                                              dudaklarının arasından.
Gece
        tutuştu yüreğinin aleviyle,
                                             yeni gözleriyle,
                                                        görebiliyordu
                                                                     duvarın ötesini.


Şarap niyetine su içti...
                                   Sarhoştu;
                                          Canlı bir el dolaşıyordu teninde.
Alevler yükselirken bedeninden
                                              Öpüştü
                                                       özgür
                                                              iki dudak
                                                                         titrek

Kodesten yeni çıkmış bir mahkum gibi
                                                        garipsedi gün ışığını


Yanında sevdalısı,
                             gözlerinde şavkı,
                                                      orta yerinde odanın,
                                                                          Döndüler...
                                                                           Döndüler..
                                                                          

                                                                           Döndüler.


Yorum (2) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

SAÇLARIN SALKIM SÖĞÜT

12/9/2009
Kategori: denemelerim


Çok uzun zaman oldu görüşmeyeli.Şiire düşman arkadaşlarının olması kötü ama yine de “seni gördüğüme sevindim” diyeceğim geldiğin gün.Uzak bir düş olsa bile, saçlarına salkım söğüt diye dokunacağım.Haberin olmayacak, saçlarından tutuşacaksın.

Sakın  korunmasız çıkma insan içine.Zifiri bir yağmur olur kalabalıklar, ıslanırsın.Arka bahçedeki portakal ağaçlarına dokunarak gel.Eteklerinde toprak kokusu, yüreğinde sevi getir.Bir kucak dolusu yalnızlıkla bekliyorum seni.Hadi gel!

Parazitlerden arınmış iki göz, iki yürek çok mu uzakta?Küçük vücutlarına , küçük beyinlerine bakıp “ne olur şu parazitlerden” demeyin.Birkaç bini, bir ikisi örtebiliyor çiğdemlerdeki güneşi.

Geldin ama, düşüm yolda düşmüş cebinden.Üstelik saçlarını kestirmişsin.

Söğütleri ne diye budarlar, anlamıyorum.

Ormanda, göl gibi yeşil, dingin ve vakti geldiğinde nergisli olabilmek uzak bir düş değil mi?

 

Yorum (1) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

YAŞINI BAŞINI ALMADAN GİTME!

6/9/2009
Kategori: denemelerim

Demek daracık saksılar yetmiyor sana. Koparıldığın kırları özlüyorsun. Toprağın çorak, üstelik ışıksız bir pencere önündesin.

Çekip gideceksin ha! İçini sırtlanlar kemirirken, örtmüşken gönül pencerenin perdelerini… Issızlığına gömülüp, beynindeki kurtları dökmeden, akmayan gözyaşlarını şarap diye içerek çekip gideceksin ha?

Nereye yolculuk?

Kışa mı bahara mı?

Şırıl şırıl bir gün yoksa henüz uyandığın hiçbir sabahta, gittikçe çoğalıyorsa içinde ölümün sesi, yaprak dökümü başlamışsa, terk ediyorsa bir bir seni sevdiklerin; güz sonudur, unutma! Gittiğin yerde de üşüyeceksin. Daha kalın kabuklar öreceksin ışıksız, yapraksız dallarına.

İçini yaban otları sarmışsa boşuna niyetlenme hiç. O otları temizlemeden yürüyemezsin. Sana rağmen, hiç bir yere gidemezsin.

Bu yolculukta kendini sen taşıyacaksın.Yaşını başını almadan gitmeye kalkma sakın. Acılardır olgunlaştıran insanı. Acını, kahrını yüklenmeden çıkamazsın bu yolculuğa.

Yağmurlu günlerde bir göl kenarına uzanmadan,  suyun suya kavuşmasını, ışığın ışığa dokunuşunu görmeden gitme. Yoksa gürültüyle açan her çiçek, dallarından düşecek.

Unutma : Gideceğin en uzak yer “kendinsin”. Yaşam tohumların çürümemişse eğer, çiçekler basacak dallarına. Saksıda süs çiçeği olsan da bozkırda yaban gülü olsan da bir.

Hep bir ışık arıyoruz, ya da bir kara: tutunmak için. Çiçeklenmek istiyoruz çünkü.

Kimimiz salonlarda, kimimiz bir dorukta kar altında, kimimiz suda nergis, açmayı bilmiyoruz.

Evet, gitmeli, aramalı, çünkü çiçeksiz olmamalı bahar. İnsan, yeniden insan olmak için, döllenmeli kendi suyunda.

Ama biliyorum aslında “gitmek” değil, “kaçmak” senin niyetin. “Tası tarağı toplama zamanı geldi” diyorsun.Zamanın karesine çarpılıp, yollara bölüneceksin. Sen kere sen, elde var sıfır!

Yorum (5) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

YÜZÜLMÜŞ TENLERİN KİRPİK UCUNDAKİ UMUDU

31/8/2009
Kategori: denemelerim

Bahar yeşeren ot, birkaç renkli çiçek...

Yaz biraz deniz biraz güneş...

Ölüm yalan, hayat gerçek.

Öyle mi?

Ne de kolay tüketilir oldu herşey,hatta insan. Sevgi, artık obur gözlere meze. Ucuz içki masalarında dillenen birkaç yaldızlı söz: Tüketilen sevgiler, tüketilen insanlar.

Sevgiler, sevgililer katar katar akıp giderken önümüzden biz tren istasyonundaki ağaçlar gibiyiz. Kaç tren gelir geçer, kaçında görürüz sevinin ışığını... Yine de kopamayız istasyonun toprağından.


Oysa biliriz çat kapı gelmez sevişmeler.

Ve  her sevişme şahikalar taşımaz.Ucuz sohbet malzemesi olmaktan öte gitmez böylesi..


Neden dürüst değilsiniz?

Yazık, elimize bir fırça alıp, dünyayı istediğimiz renklere boyamak mümkün değil.

Kim bilir kaç insan daha tükenecek! Şu an kaçı öldü? Kaçı, gerçekler dediğimiz cellâdın avuçlarında? Acımasızca derisi yüzülen insanlar....Sevişmekten mahkum bırakılanlar...


"Sevgileri yarınlara bıraktınız" , sevgililer akıp gitti vagonlarında zamanın.

Kalpler kupkuru, ten örselenmiş, eskimiş duygular.

Bir gözlerimiz saklayamıyor içimizdeki sevinin ışığını, açlığını.


Dön yüzünü, gözlerini göreyim,
Eğil, gözlerinden öpeyim!

Delinmeli zar,
Döllenmeli aşk,
Dönmeli dünya öyle çığlık çığlığa...

Yorum (1) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

ÖRÜMCEK AĞI

24/8/2009
Kategori: denemelerim





Kısacık insan ömrümüzde örümcek gibi ağlar örerek yaşamayı aklım almıyor.Ne yapıp edip hepimizi bir şekilde kendisine araç yapan sisteme  ki sistem karşılamıyor düşüncelerimi....milyonluk insan tarihine mi küfretsem, bilmiyorum.(Neyi değiştirir ki?)

            Radyomda şarkıcı “yaşamak kartal gibi göklerde uçmaktır” diyor. Yok be abi, aynı zamanda daha basit olmalı yaşam. Zıçmak kadar zevk vermeli.

            Soğuk odamı minik tüpüm ve çay suyunun buharıyla ısıtmaya çalışıyorum. Son paramı jetona vereceğim yarın.Üç kuruş para göndersinler diye dil dökeceğim.

            Ne yapışkan şey şu yaşamak. İstesek de kopamayacağımız kadar sıkı sarmışlar bizi. Oysa ne pis sebepleri var doğmuş olmamın kim bilir?Belki de o gün babam, iri göğüsleriyle uyarılmıştı gazetelerden birindeki siyah beyaz bir resmin.Ya da o zamanlar hayatta olan kumasını kıskandığı için annem ayartmıştı babamı.Ve ben annemle babamın vücudunda yedikleri lahanadan hasıl olmuştum.Lağım suyu ile sulanan lahanalardan mı oluştum, kim bilir?Fotoğraftaki o kadın ve lahanalar daha gerçekçi iki cevap olabilir doğmuş olmama.

            Sonra, o gece günah işledikleri için(!) yıkandılar.O da yetmedi, doğdum, beni de yıkadılar.Nereden bakarsanız bir pislik var bu işin içinde.

            İçimden soyunup dökünüp –Ankara’nın ayazını, km.lerce mesafeyi düşünmeden- bir denize atlamak  geçiyor.Tek bir nota beni odama sürüklüyor.Soğuk sağ ayağımı tümüyle kavradı.Üşüyorum ve öpüşmek istiyorum.

            Neden gizli sevişir insanlar ve neden gizli zıçılır?

            Sen...ham erik, mandalina....nar suyum.Dokunduğumda uçup gidecekmişsin gibi korkuyorum.Bir kuşla nasıl yatar ki  insan?

     Biliyorsun değil mi?Duvarları yıktığımızda çoğunca yalnızlık bekliyor bizi.Ya yıktığımız duvarlar çöküp bizi eziyor ya da dışarıdakileri yok ediyor yıkılan duvarlar ki cesetler buluyoruz yanı başımızda.Günü tuzlayıp gecelere sunmak, lağım dehlizlerinde kaybolmaktan başka bir işe yaramıyor.Oysa ben öpüşmek istiyorum.Her şey bundan ibaret.Aslında her şey bu kadar basit.(Ankara,12 Kasım,1999)

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

MASMAVİ BİR DÜŞ

20/8/2009
Kategori: oykulerim



“Sen hiç kendine jilet atan balık gördün mü?” dedi düşüm.”Hayır” dedim, o devam etti:

- Bundan yıllar önce başka bir adamın düşlerindeydim. Sarhoşun tekiydi ama iyi adamdı doğrusu. O da denizi çok severdi senin gibi. Hele geceleri! Dalıp dalıp giderdi bilmediğim denizlere doğru. Öyle doluydu ki denizle. Onu tanımasam balık sanırdım!

- Yani denizkızı gibi “denizadamı” öyle mi? Diye sözünü kestim.

-Çok sonraları öğrendim bunu. Bir sabah erkenden kalkıp sahile inmiş. Doğrusu çok şaşırmıştım onu sahilde görünce.  Öğleden önce ayakta görmeniz mümkün değildi onu. Denize dalıp dalıp çıkıyor, her defasında boğulurcasına nefes nefese kalıyordu. Saatlerce sürdü bu. Sonunda öyle kendinden geçti ki, dayanamadım. Bizlerin gündüzleri görünmesi yasak olduğu halde koşup kıyıya çıkarttım onu.

Beni karşısında görünce deliye dönmüştü. O ooo! O zamanlar ben de alımlı mı alımlıyım hani. Tüm erkekler çağırırdı beni düşlerine. Beni karşısında görünce, öyle sıkı sarıldı, öyle sıkı sarıldı ki az kalsın eriyecektim kollarında. “De- de, demek hayal değilmişsin!” diye kekeledi.

Bana olan aşkı için terk etmişti denizi. Ama ben bir rüyalar kadınıydım, herkesindim. Ve ancak geceleri görebiliyordu beni. Sonunda dayanamamış, denize dönmeye karar vermişti.

Keşke ona hiç görünmeseydim de dönseydi denize.

O günden sonra ben de cezalandırılmıştım. Kimselere görünmeyecektim. Sadece sesimi işitebilecekti insanlar. Artık düşlerine bile konuk olamıyordum.

Ona beni unutmasını söylemiştim ama bunu yapamayacağını çok iyi biliyordum. Bu duruma dayanamadı. Boğazına kadar içkiyle dolu olduğu bir gece, göğsüne jilet atmış, kanlar içinde yatıyordu. Onu uzaktan izliyor, gördüklerime inanamıyordum. Garip sesler çıkartıyor, kollarını boşlukta çılgınca sallıyordu. Yavaş yavaş küçülmeye başladı. Göğsünden gri bir pislik akıyor, gözleri kıpkırmızı, küçülmeye devam ediyordu. Bir süre sonra tamamen balık olduğunu gördüm. Yüzgeçleri son kez çırpındı ve öldü. Gözlerinde masmavi bir hayal vardı ona dokunduğumda.

O gün, denizi onun kadar seven birine götüreceğim bu hayali, diye söz verdim O’na.

İşte, şimdi, hak ettiğin bu masmavi hayali sana veriyorum. Onu iyi koru.

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

ISLAK MÜHÜR

19/8/2009
Kategori: denemelerim

Boğazımda kuru bir öksürük, dudaklarımda dumansal sargaç… ucunda tutuşan gece…

Penceremden ince, ağrılı bir kar ayazı sızıyor.

Sigaramın ateşini her körükleyişimde, kara bir cadı,  ciğerlerimi tırmalıyor.

Nefesimi çalan bu dumansı nesneye olan düşkünlüğüm korkutuyor beni. Her gün biraz daha artıyor kara cadının tırnak izleri. İçim oyularak içmeye devam ediyorum.

Kaç nefeslik ömrüm kaldı kim bilir. Bir günün kıyısında oturup öylece bekleyerek tüketiyorum bak ömrümü. Fotoğraflarım bile sakallanırken ben uyuyup uyanmaktan başka bir şey yapmıyorum.

İlham perim yerini kara cadıya bıraktı artık. Gündüzleri ben onu terk ediyorum öylece oturup yaşamakla, geceleriyse O gelmiyor inatla.

Bir sigara daha yakıyorum. Odamı ıslak kül kokusu sarıyor. İçimi toz duman… Dilimde katran. Hayallerimin kadınını bekliyorum.

Biliyorum, dün o kadar yaklaşmışken çağırmalıydım seni. Kapından geçtim de uğramadım bile sana. Seni incittim. Biliyorum, haklısın kırılmakla. Ama bu gece unut kırgınlıkları, gel.

Açılmamış bir mektubun gizemiyle, eğilip kulağıma bir sırrı fısıldar gibi gel, tazele beni.

Gece gözyaşımı sağmadan, içim kurumadan, vakit dolmadan gel.

Kapatma öyle gözlerini, damgalar gibi beni. Erken biten, bitimli aşkların ölüm fermanı olma, yalnızlığın ıslak mühürlerini vurma üstüme  GEL.

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

ÇORAK YÜZLERDE KIRILAN GÜLÜŞ

13/8/2009
Kategori: denemelerim


En çok seni gördüğümde hüzünlendim ve en çok seni gördüğüme sevindim. Öyle mutlu oldum ki senden önceki mutluluklar kırılıp ufalandı.

Mutluluk; senden önce yalandı.

Yaralandım. Yine de yararlandım yaralarımdan. “Bugün” yaralanmasın, cüzzamı olmasın diye hayatımın daha doğru sevmek istedim.

“Daha doğru ne ki?” diyerek, ayaklarımın altından dünyayı çekip aldın.  Spatulalarınla kazıdın beynimin kıvrımlarını; yamalandım. Kırık dökük bedenim ve kırılgan sevinçlerimle kaldım.

İlk kez gördüğümde sende açan yaseminleri, tırmandım, sarıldım onlara. Çiçekler tırmalar mı adamı. Tırmalandım.

“Ben yine de sana aşığım” dediğimde yaşlanmıştı dudaklarım. Son öpücüğünü asırlar önce yitirmişti bu şehrin kaldırımlarında. Yaşlanmıştı gözlerim, kupkuru ağlarken.

Suskunluk; zamana ve evrenin genişliğine…
            Hangi tahta çıksam benden önce varmış oraya tanrılar. Lanetlendim.

Yüzümde gülüşler kırılıyor. Sen ve sendeki ben…
             Hem katili hem mağduruyuz hayatlarımızın.

Yorum (2) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

KANATLI SÜRÜNGEN

12/8/2009
Kategori: siirlerim


NE GARİP BİR VARLIK ŞU İNSAN DENİLEN,
BAKARSIN GÖKTE UÇAR, BAKARSIN BİR SÜRÜNGEN.
O DEĞİLMİŞ GİBİ DÜN UZUN ÖMÜR DİLEYEN
ÖLÜP KURTULMAK İSTER BUGÜN HER ŞEYDEN.

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

KUŞLAR BULUTU KESİYOR

9/8/2009
Kategori: denemelerim

       Ve mavi tül indi gözlerimden; sitemsiz, istemsiz. Kör topal bir uykudayım. Tekerleri yağsız kağnılar geçiyor gecemden.

            Kuşlar bulutu kesiyor. İnce gerdanında kırmızı boncuklar dizili annemin koynuna giremeyecek kadar büyüdüm. Zorla memeden kesildiğim gün, kuşlar memelerini kesiyor göğün.

            Güneş yüzümün yarısında… Boşlukla tamamlanıyor diğer yarısı düşümün.

            İçimde kocaman bir boşlukla uyanıyorum.

            O boşlukta sanki yılanlar dolanıyor. “Doğur artık içindeki yılanı” diyorum. Bu sancı, bu kıvranma, bu kanama yeter. Bırak ne olacaksa olsun. İster dolansın koluna, bacağına, ister ısırsın etlerini. Bırak yerleşsin içinden akan yılanlar süt gibi beyaz kâğıtlara. Kimi “A” gibi uzatsın çatal dilini, kimi “C” gibi kıvrılıp bükülsün, kimi “I” gibi dimdik sokmaya hazır.“ Bırak, delerken etini, zehirli dişleri parıldasın içindeki yılanların.

            Korkulu düşlerden uyanıp annenin koynuna giremezsin artık. Büyüdün ve kesildin hayatın memelerinden.

            Akıt zehrini kâğıtlara.

Yorum (1) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

DOKUNMANIN ÖTESİ

6/8/2009
Kategori: siirlerim


SEVİŞMEK,
KUCAKLAMAKTIR GÜNEŞİ
VE YÜZÜNDE DOLAŞMASIDIR ONUN
SICAK SEVGİ DOLU ELLERİNİN.

SEVİŞMEK,
DUDAKLARINDAN ÖPMEKTİR DENİZİ
VE ONA GÖNDERMEKTİR
BİR MARTININ KANATLARINDA
GÖZLERİNİN MAVİSİNİ.

SEVİŞMEK,
İLK ŞİİRİNİ KARANFİLE OKUMAKTIR
VE NERGİSE ÇALMAKTIR GÜNÜN İLK BESTESİNİ
BİR KAKTÜSÜN PORTRESİNİ ÇİZMEKTİR...

SEVİŞMEK,
FARKINDA OLMAKTIR NEFES ALDIĞININ
VE DUYDUĞUNUN, GÖRDÜĞÜNÜN
BİLİNCİNDE OLMAK....

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

DÜŞ

3/8/2009
Kategori: oykulerim


Benim gibi “güneşi” olmayanların gölgelerini tanıma fırsatı da olmamıştır hiç.

En küçük kıpırtının bile kulakları tırmaladığı gecelerde, gölgemin gelip omzuma dokunduğunu duyumsarım. Islak, karanlık bir düşün sabaha karşı anımsanamayışı gibi bir şey bu... Kim bilir kaçıncı uykusuzluğuma gömülüp, çapakları siler gibi sildiğim bir düşün öylece akıp gidişini seziyorum şimdi gözlerimden.

Gidiyorum... Bilmediğim bir yerden, bilmediğim bir yere doğru... Ne koridor, ne de bir yol... Sessiz sakin bir akşam. Her şey kendi gibi.

Bense kuyruğunu yitirmiş bir kurbağa yavrusu gibi dolanıyorum. Işığın ve ısının var olduğu yöne doğru devam ediyorum. Oysa ısı da ışık da sonsuz değil...

“Ne kadarı düş, ne kadarı gerçek” hiçbir zaman bilinmeyecek. Sesimi ve etimi bırakıp gidiyorum... Yeni sözcüklere konuk...

            d

              ö

                    k

                            ü

                               l
                                  ü

                                     y
                                        o

                                           r
                                             u
                                                    m;

Güneşi boğazlanmış bütün kentlerden, karantinalardan... GECEYE DOĞRU.

Gecenin ortasında, ışıldayan gözlerindeyim düşlerin.

Islak, karanlık bir düşteyim.

Yorum (1) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

ÇIĞ-LIK

2/8/2009
Kategori: denemelerim

    

Yağmura dur dedim. “Dur henüz çok erken.” Gök, boğulurcasına yutkundu gürültüsünü. Geldiği kadar sessiz adımlarla çekildi gece. İdam sehpasındaki mahkûma karşı son görevlerini yapıyor gibiydiler. Yağmurlu bir gecede ayrılamam ben senden. Ayrılırken uzaklaştığın her adımda içimde patlayan kurşunun damarlarımdaki yolculuğunu duyumsamak istiyorum. Sen merkezli bir yörüngeden uzayın boşluğuna savrulmadan önce, parlasın güneş; yüzünü son bir kez görebilmem için.

            Yağmura dur dedim. Bak bekliyor. Sen de dur gitme! Sabahı bekle gitmelerin için. Korkak iki âşık gibi karanlıklara sığınmak da niye?

            Her ayrılık bir cinayetse, mertçe olmalı cinayetin. Güpegündüz, gözbebeklerime bakarak git.

            İlk sarışlarımı sar, ilk öpüşlerimi katla koy çantana. Odamdaki kokunu dağıtmadan usulca yerleştir valizini.

Tahrip gücü en yüksek sözcükleri namluya sür ve vur beni!

            Şimdi geceyi çekin üstüme. Eski bir sırdaşım gibi gizlesin sırlarımı ben çözülene dek. İlle de yağacaksa işte şimdi yağmalı yağmur. Birileri gelip, etimin dağılan parçalarını beyaz bir tebeşirle daireler içine almadan önce yok etmeli bu cinayetin izlerini.

            Gel gör ki kurşun etimin duvarlarından dönüp dağılıyor. İçimi parçalıyor sancısı. Bendeki “ben”den kopup gelen çığlık uzuyor, genişliyor. Sözcüklere sığmıyor.

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

AKŞAM VOLTASINA ÇIKARKEN

1/8/2009
Kategori: oykulerim

Burada; boş duvarları, yazı masası, tek kişilik karyolasıyla dar pencereli bir oda...Dışarı çıkıyorum.Kırmızı bir sandalye bekliyor beni erik ağacının altında. Farklı frekanslarda, birkaç iletişimsizin gürültüsünden cırcır böceklerini bile duyamıyorum.Kirli bir hava...

365. seslenişimde çaya benzer bir şey getiriyor Çetin.Fırça görmemiş dişlerinin arasından espri olsun diye birkaç söz çıkıyor. Susuyorum... Sakalındaki balgamı silmesini bekliyorum. Aslında biliyorum silmeyeceğini. Ama o da ne? Elini yüzüne götürüyor!Şöyle bir sıvazlıyor. O yapışkan şey sünüyor eliyle yüzü arasında. İğrenç esprilerine kılıf buluyor: “N’apim, Türkçe bu,lastik gibi dil.Nereye çekersen oraya gidiyor işte.”

Neyse ki  içeri girdi.Şimdi kısmen de olsa yalnızım. Ne tuhaf, oysa yalnızlığımdan sıkıldığım için gelmiştim buraya.

“Öyleyse Nimet’i bekleyeyim.Kırmızı sandalyemi şöyle Çene Dağı’na doğru çevireyim hele.İzmit’ten döndü mü acaba?Belki de hiç gitmemiştir.Tabi ya... televizyon izliyordur.Amma yaptım ha...televizyonun sırası mı şimdi? Hakimlik sınavına hazırlanacaktı çocuk.Her neyse, birazdan gelir.”

Çoğu kez uzun olur “birazdan”lar... Geldiğinde de ne yapacağımızı bilmeyiz.Naber, nitekim, gelsin okey, elli bir, tavla...Sonra?!

Sonra, buraya dönüyorum.Boş sayfalar, yazı masası, tek kişilik bir karyola ve dar penceresiyle bir odaya...

365. günün son saatlerinde beklemiyormuş gibi yapıyorum.Neyse, yakayım bir sigara, çıkayım dışarı, gelsin çocuklar, atalım volta...

24 Ağustos 1993

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

NİSAN YAĞMURU

4/7/2009
Kategori: oykulerim

 

            Pembe badanalı, basık tavanlı ikinci sınıf bir bardayım. Renkli abajurlarından duvarlara sarı, mavi, yeşil tonlarda ışıklar yayılıyor. Tam göz hizasında panolar asılı.

En son masadayım. Yüzüm kapıya dönük. Masanın üstünde küçük kalplerle süslü pembe bir örtü ve vazoda beyaz bir karanfil var.

Dışarıda, bardaktan boşalırcasına bir yağmur yağıyor. Sokakta telaşla koşuşturan insanlara takılıyor bir ara gözüm. Sonra vazodaki beyaz karanfile bakıp, hayallere dalıyorum.

Daldığım düşten “Ne emredersiniz efendim?” diyen garsonun sesi uyandırıyor beni. Pembe bir şarap söylüyorum kendime.

Yağmur giderek şiddetini artırıyor, dışarıda koşuşturanların artmasından belli. Derken art arda şimşekler çakıyor ve insanı ürperten bir gök gürültüsü…

Tam bu sırada barın kapısı açılıyor. Üstünde gülkurusu bir buluz, uzun yeşil eteğiyle bir kadın beliriyor kapıda. Ansızın bastıran yağmurdan sırılsıklam olmuş. Önüne düşen ıslak saçlarını sol eliyle geriye doğru atıyor. Diğer elinde kırmızı bir karanfil… Yağmur kaçkınlarıyla dolu barda, oturacak bir yer bulma telaşıyla masama kadar geliyor. Karşımdaki sandalyeyi boş görünce teklifsizce kuruluyor. Yüzünde öyle bir gülümseme var ki insanın hayır demesi zaten mümkün değil. Sonunda şaşkınlığımı fark etmiş olacak ki “ Oturabilir miyim? “ diye soruyor. Şaşkınlığım geçip de “ Estağfurullah, buyurun” dediğimde o tatlı gülümseme yeniden yerleşiyor yüzüne.

Bu sırada elinde bir kadeh ve pembe şarapla garson çıkageliyor. Önce garsona, sonra gözlerimin içine bakarak “Bir kadeh daha lütfen” deyiveriyor.

Şaşkınlık içinde onu izliyorum. Ona bir şeyler söylemek, onunla konuşmak istiyorum ama o anda sanki bütün kelimeler silinmiş hafızamdan. Ya da doğru kelimeleri bulamıyorum. Neyse ki o imdadıma yetişiyor:

 ─ Yağmur ne güzel yağıyor değil mi?

─ Evet, ama çok ıslanmışsınız.

─ Olsun, ben yağmuru seviyorum. Yağmur benim sevgilim.

─ Kötü bir sevgili değil mi bu. Baksanıza, üşüteceksiniz.

─ Seviyorum dedim ya. Aşığım ben ona. Kaç kez üşüttüm böyle ıslanmaktan. Ama varsın olsun. Ona tüm vücudunla dokunmak öyle güzel ki. Sevişmek gibi. Anlayacağın sırılsıklam bir aşk bizimki.Siz sevmez misiniz yağmuru?

─ Severim ama galiba sizin kadar değil. Ne bileyim, böyle ıslanmaktan hoşlanmam herhalde.

İkinci kadehi getiren garson masadan uzaklaşırken kadın şarabı özenle döküyor kadehlere. O esrarengiz gülüşüyle “ Yağmura içelim” diyerek kaldırıyoruz kadehleri. Sevgi ve aşk üzerine uzun bir sohbete dalıyoruz.

Şaraplarımız bitiyor. Dışarıda hala yağmur var ama şiddetini azaltmış sanırım. “Yürüyelim mi” diyor kadın. Hesabı ödeyip masadan kalkıyoruz. Bu sırada vazodaki karanfillerden beyazını kendisi alıyor, kırmızısını da bana uzatıyor. Dışarı çıkar çıkmaz “ hadi sahile kadar koşalım” diyerek elimde tutup koşmaya başlıyor. İtiraz etmeden ona uyuyorum. Ne kadar sürüyor bu koşu bilmiyorum. Sahile geliyoruz. İkimiz de sırtüstü uzanmışız. Denizin dalgaları ayaklarımıza vuruyor, yağmur yağmaya deva ediyor.

Epey zaman sonra güneş göz kırpıyor yukarıdan. Yağmur da kesiliyor artık. O anda daha adını bile bilmediğimi fark ediyorum. Doğrulup “Adınız neydi?” diyorum. O da ne? Yanımda saydam bir kadın var sanki. Güneşin ışıklarıyla öyle bir parlıyor ki gözlerimi kapatmak zorunda kalıyorum. “Yağmur” dediğini hatırlıyorum bir tek . Gözümü açtığımda yanımda beyaz bir karanfil var sadece. Karanfili alıp ayağa kalkıyorum. Şaşkın bakışlarla onu arıyorum. Sanki güneş ışıklarıyla birlikte eriyip deniz sularına karışıyor.

Şimdi ne zaman yanağıma bir yağmur damlası düşse içim ürperiyor. Yağmurlu günlerde O’nu görebilmek ümidiyle ıslanıyorum ama nafile. Adı mı “Yağmur”du yoksa sahiden mi yağmurdu, asla öğrenemeyecektim. Nisan yağmuru gibi girmişti dünyama ve nisan yağmuru gibi çekip gitmişti.

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

KIRMIZI KAR

3/7/2009
Kategori: siirlerim



 

KIZIL YANAKLI BİR ÇOCUKTUM

GÖRDÜM

KIRMIZI KAR YAĞIYORDU

BİR KADIN

KIRMIZI GÜLDÜ

KADININ YANAKLARI AL AL OLDU

KARŞI KALDIRIMDAN BİR ADAM GELİYORDU

O GÜN

KIRMIZI KAR YAĞIYORDU

ADAM

KIRMIZIDA YÜRÜDÜ

 

İKİ KALDIRIM ARASINDA KIZIL BİR ATEŞ

ATEŞ

KIZIL YANAKLARIMDA BÜYÜDÜ

 

BİR YANDA GÜL YÜZLÜ KADIN

ÖTE YANDA BİR ADAM, ELİNDE BİR GÜL

ATEŞ KIZILI YAKIN!

 

O GÜNLERDE KAR HEP KIRMIZI YAĞIYORDU

“-AL, AL” DEDİ ATEŞLİ BİR SES

 

(ATEŞ DAHA HIZLI YANIYORDU)

 

ADAM

UZATTI ELİNİ

ELİNDEKİ BİR GÜLDÜ

KADIN GÜLDÜ

 

DEDİM YA

O GÜN KIRMIZI KAR YAĞIYORDU

ÇOCUK GÖZLERİME

KIRMIZI DOLDU.

 

ŞİMDİ

ELİMDE SOLAN BİR GÜL,

ÇOCUKLUĞUMUN KIZILINI ARIYORUM

 

ANLIYORUM

KIRMIZI KAR

BİN YILDA BİR YAĞIYOR.

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

Terketmedi Sevdan Beni

2/7/2009
Kategori: muzik

İlgili aramalar: müzik - fikret kızılok - haberin var mı (1974) -  fikret -  kızılok -  nostalji
 
Yazılarımı ve şiirlerimi bu müzik eşliğinde okumanızı tavsiye ediyorum.

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

YAŞAM

1/7/2009
Kategori: siirlerim






 YAŞAM:
BEYNİME SAPLANAN AĞRI.
SÖKÜP ATAMAM
NE BEYNİMİ,
NE AĞRIYI.





Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

PROMETHEUS

1/7/2009
Kategori: denemelerim


Bu gün 12 Mayıs 1996. Samsuna ayak bastım! Kuşatılmış benliğimin isyanı ile iyice ezdim ve… sonra…. Paketten yeni bir samsun çıkarttım.

Cephanesi tüketilmiş, dayanıklı, genç ve umutlu neferlerini düşmanın ani ve puşt baskınlarında yitirmiş bir ordu gibiyim. Ve şimdi bu yoksulluğumda oturmuş yeniden bir ben yaratmanın planlarını yapıyorum! Dağınık kuvay-i milliye birliklerinden düzenli bir ordu kurmanın sevdasındaki bir komutan edasıyla… Bir samsunu daha tüketip, yenisini yakarak!

“Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır. O satıh bütün vatandır.” diyorum. Yaşadığım çevrenin bütün baskılarından hatta dostlarımın olası etkilerinden sıyrılmalıyım diyorum. Bu önemli  ve önemli olduğu kadar  riskli bir karar; iki cephede birden savaşmayı gerektiriyor. Dışta, emperyalist, kapitalist ve hatta Stalinci bir sosyalizm… İçte, muhafazakar, İslamcı ve faşist değerlerin amansız saldırılarına maruz kalıyorum. Bu iki ateş ortasında yaşamdan, yaşananlardan iğrenmeye başlıyor, “BULANTI”lar geçiriyorum. Böylece yeni bir cephe daha açılıyor: VAROLUŞÇULUK. Bu üç ana cephenin dışında irili ufaklı bir sürü yeni cephelerde sürüp gidiyor savaş. Gün oluyor, kaleler alıyorum. Tepelere ulaşıp zafer bayrakları çekiyorum gönderlere. Gün oluyor, azıksız ve sevdasız kalıyorum. Dayanacak gücüm kalmıyor.

Bir türlü nihai zafere ulaşamıyorum. Bu savaş uzadıkça anlamsızlaşıyor. Birbirine zıt üç cephede verilen savaş yeni ve daha tehlikeli bir savaşa dönüşüyor. Öyle ya hem emperyalizme hem sosyalizme karşı duruyor ve varoluşçuluğun içine düştüğüm durumu tasvir etmekten  başka hiçbir şey sunmadığını görüyorken ne yapabilirim ki? Bu yeni ve tehlikeli savaş işte tam bu noktada başlıyor. Ölümle yaşam arasındaki bu noktada… “Olmak ya da olmamak”…

Ne yapayım? Sis bombaları atıp düşman cepheye, ellerindeki silahları karanfil sayıp, dalıp gideyim mi bildiğim yolda? Bir deli kurşun gelip vurmaz mı beni?

Çekip teslim bayrağını yeni bir yurt mu bulmalıyım yoksa? İnsanların savaşmayıp seviştiği bir yurt var mı?

Önümde koca bir sorunlar denizi. Düşman denizaltıları sinsice yaklaşıyor. Ve ben, bu denizi boğulmadan aşmak için yeni bir kanat arıyorum kendime…Ve diyorum ki: “Sana savaşmayı değil, ölmeyi emrediyorum!”

Dedim ya, savaş çok uzadı. Günlük yaşantımın bir parçası oldu adeta. Her gün içimde ölen çocuk cesetleriyle uyanıyorum. İhanet, acımasızlık, duygusuzluk, hepsi olağan. Bu uzun savaş korkmanın anlamsızlığını öğretti bana. Sevinemiyorum da… Sevinçlerimi kurşunlar aldı.

Şimdi demir attığım bu limanda insancıl duygularımın günbegün kuruyup unufak oluşunu duyumsasam da öylece yaşayıp gitmekten öte bir şey yapamıyorum. Yaşam, kollarının arasındaki mayını saran asker fotoğrafı kadar çelişkili, tehlikeli ve ama yine de umutlu…

Küllerimden alevlenip yeniden canlanacağım günü bekliyorum.

 

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

YAZ(AMA)MAK

30/6/2009
Kategori: denemelerim

          
           Yazmak yaşam   biçimi oldu mu bir kez, yazamamak ölüm gibidir. Çünkü yazmak, kendini tanımak için kendinden başlayıp, bütün evrene uzanan zevkli bir yolculuktur. Kendinden, içinin kuytularından başlar. Dışındakileri bile yazarken içinde gezindiğin beldelerden ışıklar düşer hecelerin üstüne. Yazıyı okutan, yazmaktan zevk aldıran da bu ışıktır işte.

Yazamamak, hecelerin ışığını yitirmesi gibi bir şey. Kara bir gecede, kara bir deftere, kara kalemle yazmak gibi bir şey yazamamak.

İçine dalıp, beyninin kıvrımlarında kıvranarak, dil ucuna kadar taşıyorsun ışığı. Oradan ileri gitmiyor bir türlü. Dilin paramparça oluyor sanki. Ağzının içinde bin tonluk bir basınçla eziliyor içinden taşıdığın ışık, eritiyor dilini. Bir türlü kapıyı açıp, düşlediğin yolculuğa çıkamıyorsun.        Yaşadığın kentin bütün ulaşım araçları soyut sözcüklere dönüşüp buharlaşıyor sanki. Ve sen kapılarını daha sıkı kilitleyip, elinde bavullar, oturuyorsun. Bir türlü çıkamıyorsun yola.

Bir çift pencereden, ışıksız bir geceye bakıyorsun.

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

29/6/2009
Kategori: resimlerim


Ev yapımı sabunlar(Alamut)                                                                    Gökçebey'de Kış

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

28/6/2009
Kategori: resimlerim

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı